Alevilikte Inanç - Seyyid Hakkı sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. Seyyid Hakkı, 1965 Dersim doğumlu ve Ehli Beyt yazarı, Seyyid Seyfettin Ocağı evlatlarındandır. Aşk ile Canlar...
Seyyid Hakkı
Seyyid Seyfeddin Ocağı

ANASAYFA


Arının değeri balından, insanın değeri iyiliğinden gelir.
Arı, doğaya balıyla; insan ise hayata yaptığı iyiliklerle değer katar. Arı ile insan arasındaki bu manevi benzerliğin hikmeti de burada gizlidir: Arının hikmeti balında, insanın hikmeti ise ardında bıraktığı güzel izlerde saklıdır. 

Çünkü insanı gerçekten değerli kılan; sahip oldukları, makamı veya söyledikleri değil, başkalarının hayatına kattığı güzelliklerdir. Asıl büyüklük, karşılık beklemeden iyilik yapabilmekte; asıl zenginlik ise bir gönülde güzel bir hatıra bırakabilmektedir. 

Arı, balını doğaya ve yaşamın devamlılığına katkı sunarak üretir. İnsan da iyiliği yalnızca kendisi için değil, hayatı güzelleştirmek ve insanlığa umut olmak için yapmalıdır. 

Dolayısıyla bal, arının çiçeklere bıraktığı emeğin; iyilik ise insanın hayata bıraktığı vicdanın ve gönül zenginliğinin eseridir. İnsan bu dünyadan ayrılırken malını mülkünü geride bırakır; fakat yaptığı iyilikler, dokunduğu gönüllerde yaşamaya devam eder. 

Sonuç olarak verilmek istenen mesaj şudur: Bir varlığın gerçek değeri, kendisi için biriktirdiklerinde değil, hayata bıraktığı güzelliklerde saklıdır.  

Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak= 


Hoşgörü, saygı, sorumluluk ve yaşanabilinir bir Dünya.
Bu anlayış yalnızca saygı ve hoşgörüyü değil, insanlığın ortak geleceğine ve doğaya karşı sorumluluğumuzu da ifade etmektedir. Dolayısıyla insanlık olarak birlikte yaşama kültürünü geliştirmek, doğaya sahip çıkmak ve gelecek nesillere karşı sorumluluk bilinci taşımak zorundayız. 

Hayatı yalnız yaşamadığımız, başkalarıyla paylaştığımız için farklı düşüncelere ve görüşlere açık olalım. Sevgi, saygı ve nezaket çerçevesinde iletişim kuralım. 

İnsan olmanın en güzel değerlerinden biri, farklılıklarımıza rağmen hoşgörüyle bir arada yaşayabilmektir. 
Mavi ve yeşil bir dünyanın geleceği için insanlığı, birlikte yaşamayı, hoşgörüyü ve saygıyı ön planda tutmamız gerekiyor. 

Dünya hepimizin ortak yaşam alanıysa, onu korumak, sahiplenmek ve gelecek nesillere yaşatmak da hepimizin sorumluluğudur. Herkes, elinden gelen katkıyı sunmalı ve bu ortak sorumluluğun bir parçası olmalıdır. 

Çünkü dünya hepimizin. Onu korumak ve daha yaşanabilir bir geleceğe taşımak, ancak insanlığın ortak çabasıyla mümkündür. Daha hoşgörülü, daha saygılı ve daha yaşanabilir bir dünya için hep birlikte sorumluluk alalım. 

Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=


Alevilik, İslam, Şahı Merdan Ali ve Farzlar meselesi.
İddia ediliyor ki “Şekli Namaz kılmayanlar İslam değildir.” Bu düşünceyi savunan kişi, buna gerekçe olarak Şahı Merdan Ali'yi örnek gösteriliyor: Şahı Merdan Ali, Hz. Muhammed Mustafa'ya inanıyordu, İslamdı, Kur'an'a inanıyordu ve Kur'an'da yer alan farzları yerine getiriyordu. O hâlde, Şahı Merdan Ali'ye bağlılığını ve sevgisini ifade eden Aleviler neden farzları Sünni anlayıştaki biçimiyle yerine getirmiyor? Eğer farzlar yerine getirilmiyorsa, nasıl İslam olunabilir? 

Bu yaklaşımın açıklığa kavuşturulabilmesi için öncelikle birkaç konunun birbirinden ayrılması gerekir. 

Öncelikle Alevilerin tamamının farzları yerine getirmediğini söylemek doğru bir genelleme değildir. Alevilerin ibadet anlayışını yalnızca Sünni uygulamalar üzerinden değerlendirmek, Aleviliğin kendi inanç, erkân ve ibadet anlayışını göz ardı etmek anlamına gelir. 

Özellikle şekilsel/ritüel namaz konusunda Alevilik içerisinde Sünni anlayıştan farklı yorumlar ve uygulamalar bulunması, tek başına “Allah'ın emirlerini reddediyorlar” veya “Allah'ın emirlerine uymuyorlar” sonucunu doğurmaz. 

Burada öncelikle şu iki önerme birbirinden ayrılmalıdır:
1. “Namaz İslam'da farzdır.”
2. “Namazı Sünni biçimde kılmayan kişi Müslüman değildir.” 

Bu iki önerme aynı şey değildir. Bir ibadetin İslamda farz kabul edilmesi ile o ibadetin belirli bir mezhep veya inanç geleneğindeki uygulama biçiminin tek geçerli biçim olduğunun ileri sürülmesi arasında ayrıca açıklanması gereken bir fark vardır. 

Kur'an'ın ilk vahiylerinde insana “Oku” emriyle bilgiye, öğrenmeye ve hakikati araştırmaya yönelen bir çağrı bulunmaktadır. Bu nedenle İslamı yalnızca şekilsel ibadetlerden ibaret görmeyip, onun insanı öğrenmeye, düşünmeye, araştırmaya, sorgulamaya ve ahlaki bir yaşam sürmeye yönelten boyutunu da dikkate almak gerekir. 

Üstelik “Farzı yerine getirmemek = İslam olmamak” şeklindeki formül, Sünni gelenek içerisinde dahi her durumda bu kadar basit değildir. 

Klasik İslam hukukunda, bir farzın farz olduğunu inkâr etmek ile farz olduğunu kabul ettiği hâlde onu yerine getirmemek arasında ayrım yapılmıştır. Ayrıca şekilsel namazı terk eden kişinin dini statüsü konusunda Sünni mezhepler arasında farklı görüşler bulunmaktadır. 

Şahı Merdan Ali Üzerinden kurulan Argüman
Burada şu şekilde bir akıl yürütme yapılıyor: “Şahı Merdan Ali İslamdı → Kur'an'a inanıyordu → farzları yerine getiriyordu → Aleviler Şahı Merdan Ali'ye bağlı olduklarını söylüyor → fakat farzları Sünni şekilde yerine getirmiyorlar → o hâlde Aleviler İslam değildir.” 

Ancak bu sonucun ilk öncüllerden mantıksal olarak çıktığını söylemek mümkün değildir.
Şahı Merdan Ali'nin İslam olması, Kur'an'a inanması ve ibadetlerini yerine getirmesi, onun İslam anlayışını ve kendi dönemindeki dini pratiğini gösterir. Fakat bundan, Şahı Merdan Ali'yi seven veya onun Ehli Beyt'e dayanan mirasına bağlı olan herkesin bütün ibadetleri aynı yorum ve uygulama biçimiyle yerine getirmesi gerektiği sonucu doğrudan çıkmaz. 

Aynı şekilde Alevilerin Şahı Merdan Ali'ye verdiği önem de “Şahı Merdan Ali'nin bütün uygulamalarını birebir taklit ediyoruz” şeklinde anlaşılmamalıdır. 

Alevilik tarihsel olarak yalnızca Şahı Merdan Ali'ye ilişkin bir inançtan ibaret değildir. Ehli Beyt, On İki İmam, cem, ocak sistemi, erkân ve farklı tarihsel-kültürel gelenekler içerisinde şekillenmiş geniş bir inanç ve kültür alanıdır. 

Bu nedenle tartışmayı yalnızca “Aleviler farzları yapıyor mu, yapmıyor mu?” seviyesinde bırakmak yerine şu soruları ayrı ayrı ele almak gerekir:
• Aleviler Allah'a inanıyor mu?
• Hz. Muhammed Mustafa'yı peygamber kabul ediyorlar mı?
• Kur'an'ı ilahi kitap olarak kabul ediyorlar mı?
• Şahı Merdan Ali ve Ehli Beyt'e ilişkin inançları nedir?
• Alevilikte şekli namaz ve salat nasıl anlaşılmaktadır?
• Cem'in ibadet içerisindeki yeri nedir?
• “Namazın farz olduğunu inkâr etmek” ile “namazı Sünnî biçimde uygulamamak” aynı şey midir?  

Dolayısıyla Bir ibadet uygulamasındaki farklılık, kişinin otomatik olarak İslam dışına çıktığını gösterir mi? 

Son soruya “evet” diyebilmek için ayrıca güçlü bir teolojik delil gerekir. Sadece “Şahı Merdan Ali şekli namaz kılıyordu, Aleviler ise farklı ibadet ediyor” demek, tek başına böyle bir sonuca ulaşmak için yeterli değildir. 

Sonuçta Dinin yalnızca insanların birbirlerinin ibadet biçimlerini denetlemesinden ibaret olmadığı da göz ardı edilmemelidir. 

Salat, dua, kulluk, insanın Allah'la ilişkisi ve ahlaki sorumluluğu yalnızca dış görünüşten ibaret olmayan bir anlam taşır. İbadetin şekli elbette dini geleneklerde önemli bir yere sahip olabilir; ancak şeklin ötesindeki niyet, bilinç, ahlak, adalet, bilgi ve insanın kendisini geliştirmesi de dinin önemli boyutlarıdır. 

Kur'an'ın insanı okumaya, düşünmeye, araştırmaya ve hakikati aramaya yönelten mesajı bu açıdan önemlidir.  
İnsan kendi inancını samimiyetle ve bilinçle yaşayabilir. Fakat kendi dini anlayışını başkasına ölçü kabul ederek, farklı bir ibadet biçimine sahip olan insanları hemen din dışı ilan etmek ayrı bir meseledir. 

Kendi dinini yaşamak başka, başkasının dinini kendi ölçülerinle yargılamak başkadır.
Bu nedenle “Aleviler Sünni biçimde şekli namaz kılmıyorlar, o hâlde İslam değiller” şeklindeki çıkarım, öncelikle şekli namazın nasıl anlaşılması gerektiği, ibadetin şekli ile özü arasındaki ilişki ve bir ibadet uygulamasındaki farklılığın kişinin İslam'dan çıkmasını gerektirip gerektirmediği konularında ayrıca delillendirilmelidir.
 

Ehli Beyt Yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=

İnsanların manevi değerlerine saldırmak
İnsanların manevi değerlerine saldırmak özgürlük değil, insanlık ve saygı eksikliğidir. 

Elbette herkes tarihi şahsiyetleri farklı değerlendirebilir. Eleştiri, sorgulama ve farklı düşünceleri dile getirme özgürlüğü herkesin hakkıdır. Ancak eleştiri ile hakaret, sorgulamak ile aşağılamak aynı şey değildir. 

İnsanın büyüklüğü, başkalarının kutsallarını küçümsemesiyle, hakaret etmesiyle veya kin kusmasıyla ölçülmez. Asıl insanlık, farklılıklara karşı gösterebildiği saygıda ve düşüncelerini ifade ederken koruyabildiği ahlaki ölçülerde ortaya çıkar. 

İnsanların manevi değerlerini hedef almak, hakaret ve saldırganlık dilini benimsemek, fikir üretmek değil; saygı sınırlarını aşmaktır. 

Daha da düşündürücü olanı, tarihi şahsiyetleri ve geçmişte yaşanan olayları sanki o dönemde yaşamış, her şeye bizzat tanıklık etmiş gibi kesin hükümlerle anlatmaktır. Tarihi yorumlamak başka, kendi yorumunu mutlak gerçekmiş gibi sunmak başkadır. 

Kimse başkalarının inançlarına, kutsallarına ve manevi değerlerine saldırma hakkını kendinde görmemelidir. 

Eleştiri aklın, saygı insanlığın, hakaret ise üslup yoksunluğunun göstergesidir.
Yuh olsun böyle bir anlayışa!
 

Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak= 

On İki İmam öğretisi bağlamında Enel Hakk bilinci.
Enel Hakk bilinci, bu tasavvufi yorum çerçevesinde insanın kendisini Allah olarak görmesi değil; benlik iddiasını aşarak Hakk ile manevi yakınlığını ve hakikatle olan bağını idrak etmesi olarak ele alınmaktadır. Burada esas olan, insanın ilahlık iddiasında bulunması değil, kendi benliğini aşarak Hakk’a yönelmesi ve hakikati idrak etmesidir. Bu nedenle Enel Hakk ifadesini yalnızca yüzeysel ve kelimesi kelimesine bir anlamla değerlendirmek, tasavvufî derinliğini ve farklı yorum imkânlarını gözden kaçırabilir. 

On İki İmam öğretisi ile tasavvufi düşünce arasında bu çerçevede yorumlayıcı bir bağ kurulabilir. Bununla birlikte, söz konusu bağ iki geleneğin bütünüyle özdeş olduğu anlamına gelmez. 

Tasavvufi açıdan Enel Hakk bilinci
Enel Hakk, geleneksel anlamıyla “Ben Hakki le beraberim” anlamındadır. Burada ele alınan yorumda ifade, Hakk ile manevi yakınlık kurmak, benlik iddiasından sıyrılmak ve hakikati idrak etmek çerçevesinde değerlendirilmektedir. 

Özellikle Hallac-ı Mansur ile özdeşleşen bu anlayış, tasavvuf geleneğinde fenâ ve marifetullah kavramları üzerinden yorumlanmıştır. Fenâ, kişinin benlik iddiasından sıyrılmasını; marifetullah ise Allah’ı tanımaya yönelik manevi idraki ifade eder. Bu bağlamda kişinin benliğini ilahi hakikat karşısında mutlaklaştırmaktan vazgeçmesi ve manevi olgunluğa yönelmesi önem taşır. 

On İki İmam öğretisi bağlamında bu düşünce üç temel kavramsal eksen üzerinden ele alınabilir:1. Tevhid: Bütün varlığın kaynağının Allah olduğunu idrak etmek ve ilahi birliği kavrarken Allah ile yaratılmış arasındaki ayrımı gözetmek.

2. Marifet ve irfan: İnsanın yalnızca teorik bilgiyle yetinmeyip ahlaki ve manevi olgunlaşma yoluyla hakikati tanımaya yönelmesi.

3. Ehl-i Beyt sevgisi ve irşat: Hz. Muhammed Mustafa’nın Ehli Beyt’ine duyulan sevgiyi ve onların manevi rehberliğini hakikat arayışının temel dayanaklarından biri olarak görmek.

Bu çerçevede Enel Hakk bilinci, On İki İmam öğretisinin doğrudan ve ortak bir terimi olarak değil; tevhid, marifet ve manevi olgunlaşma ekseninde geliştirilen tasavvufi bir yorum olarak ele alınmalıdır. 

Düşüncenin Özlü ifadesi
On İki İmam öğretisi bağlamında Enel Hakk bilinci, insanın benlik iddiasını aşarak tevhid hakikatini idrak etmeye yönelmesi, marifet yoluyla manevi olgunluğunu derinleştirmesi ve Ehli Beyt’in irşadını hakikat arayışında rehber edinmesi şeklinde yorumlanabilir. 

Burada önemli bir ayrım vardır: “Hakk ile beraber olmak” düşüncesi, insanın manevi yakınlığını ve hakikate yönelişini ifade eden yorumlayıcı bir yaklaşımken, “Ben Hakk’ım” ifadesi tasavvuf tarihinde farklı metafizik yorumlara konu olmuştur. Bu iki anlamı birbirine indirgemeden ele almak gerekir. 

Sonuç olarak Enel Hakk bilinci, bu yaklaşımda insanın kendisini ilahlaştırması değil; benliğini aşarak Hakk’a yönelmesi, tevhidi derinlemesine idrak etmesi ve manevi hakikat arayışında olgunlaşmasıdır. On İki İmam öğretisiyle kurulan ilişki ise bu düşüncenin doğrudan bir inanç ilkesi olarak değil, tasavvufi bir yorum çerçevesinde değerlendirilmesine dayanır. 

Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=


Farklılık, toplumun zenginliği; hoşgörü, birlikteliğin temelidir.
Toplumu zenginleştiren, insanların birbirine benzemesi değil; farklılıkların bir arada var olabilmesidir. Farklı düşünceler, kültürler, değerler ve bakış açıları, insanların birbirinden öğrenmesine ve toplumsal yaşamın gelişmesine katkı sağlar. 

Farklılıklarımız bizi birbirimizden ayırmak zorunda değildir; aksine, birbirimizi anlamamıza, yeni bakış açıları kazanmamıza ve birlikte gelişmemize olanak sağlayabilir. 

Bir toplumun gerçek zenginliği, farklılıklarını anlayışla karşılayabilmesi, farklı düşüncelere saygı gösterebilmesi ve ortak yaşamı karşılıklı hoşgörüyle sürdürebilmesidir. 

Çünkü farklılık topluma zenginlik katar, hoşgörü ise bu zenginliğin bir arada yaşamasını sağlar. 

Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak= 

Hoşgörülü insan, hoş görendir.
Hoşgörülü olmak, her insanın kusurlu olduğunu kabul etmektir. Çünkü anlamak, yargılamaktan daha değerlidir. Hoşgörü, başkalarının eksikliklerini görürken insanın kendi nefsini de sorgulamasıdır. Ancak hoş görmek, her şeyi doğru bulmak ya da yanlışları onaylamak değildir.
 

Sözün özündeki felsefe
Hoşgörü, yalnızca başkasına gösterilen bir nezaket değil, insanın iç dünyasındaki olgunluğun bir yansımasıdır.
 

İnsan, başkasının kusurunu gördüğünde onu küçümsemek yerine anlamaya çalışıyorsa, kendi doğrularını herkes için mutlak bir ölçü kabul etmiyorsa ve karşısındakine insan olmanın getirdiği eksiklikler için anlayış gösterebiliyorsa hoşgörünün özüne yaklaşmış demektir. 

Dolayısıyla hoşgörü, başkasının kusurunu görmemek değil; gördüğü kusur karşısında insanlığını unutmamaktır. Çünkü hoşgörülü olmak, yalnızca bir özelliğe sahip olmak değil, o özelliği davranışa dönüştürmektir. 

İnsan, hoşgörüyü anlatmakla değil, başkasının kusuruyla karşılaştığında gösterdiği tavırla ortaya koyar. Hoş gören insan empati kurar, anlamaya çalışır, gerektiğinde yol gösterir ve yargılamak yerine çözüm üretmek için gayret eder. 

Çünkü gerçek hoşgörü, kusuru görmezden gelmek değil; kusurun karşısında anlayışını, vicdanını ve insanlığını koruyabilmektir. 

Ehli Beyt yazarı ve Seyyid Seyfeddin Ocağı evlatlarından,
=Seyyid Hakkı Azak=

 

Alevilikte Inanç-Seyyid Hakkı, sayfamızı önerelim ve yönlendirelim. * YouTube, Hakk Dergahı TV-Seyyid Hakkı kanalımız: https://www.youtube.com/user/YediDeryaSohbeti62; Facebook, Seyyid Hakkı Azak özel sayfamız; https://www.facebook.com/profile.php?id=61570018628168; * Facebook, Hakk Dergahı muhabbet grubumuz: https://www.facebook.com/groups/244039227002241; * Fcebook, Hakk Dergahı Ilim Irşad sayfamız; https://www.facebook.com/profile.php?id=100057353323519; * WEB sayfamız, Alevilikte Inanç-Seyyid Hakkı; https://www.alevilikte-inanc.de/ Aşk ile Canlar...